Film/Dizi Eleştirileri

Emerald City İncelemesi

Oz Büyücüsü severler toplaşabilir. Zira Emerald City incelemesi sizler için.

-İncelemede spoiler olmadan elimden geldiğince bilgi vermeye çalıştım. Gönül rahatlığıyla okuyabilirsiniz-

L. Frank Baum’un eseri olan Wizard of Oz, yani Oz Büyücüsü kitabı defalarca sinema sektörüne uyarlandı. Fakat 2017’nin kuşkusuz en iyi dizilerinden olan Emerald City, bu uyarlamaların arasından garip diyebileceğimiz kadar farklı olmasıyla sivriliyor. Oz Büyücüsü’nün bu kadar karanlık yanı olan bir uyarlaması daha önce olmamıştı. Eğer yabancı dizilerle ilgileniyor ve haberleri biraz takip ediyorsanız, Emerald City ile ilgili bir yazıya mutlaka denk gelmişsinizdir. O yazıda denk gelmenizin yüksek olduğu yorum ise “Game of Thrones ve Oz Büyücüsü karışımı” olacaktır. Gerçekten de böyle bir durum var, fakat elbette bir yere kadar.

Garip atmosferi, gerçek dünya ve fantastik dünya arasındaki çarpıcı geçişleri, efektlerin mükemmelliği ile dizi ilk sahnelerinden sizi kendisine bağlamayı başarabiliyor. Aslında Emerald City için söylenecek çok şey var fakat dizinin atmosferini düzgün bir şekilde aktarabilmek için sanırım başlangıç sahnesini çok kısa bir şekilde özet geçmem en doğrusu olacak. Kansas City’de yaşayan, işkolik doktor başrolümüz Dorothy Gale, evlatlık verildiği aile tarafından büyütülmüş ve gerçek ailesiyle bir araya gelmek istiyor. Öz annesinin tekrar kasabaya geldiğini duyunca yaşadığı yere, onu görmeye gidiyor. Tam annesini yaralı bulduğu ve yardım istediği anda bir hortum peydahlanıyor ve Dorothy kendini başka bir dünyada -ya da evrende, artık siz nasıl isterseniz- buluyor. Bu andan itibaren Dorothy’nin tamamen yabancı olduğu bir dünyada geri dönüş yolunu bulmaya çalışmasını izliyoruz.

Konu sizi pek sarmadı mı? Siz yine de okumaya devam edin, çünkü dizi çok farklı yönleriyle insanı içine çekiyor. İlk dikkat çeken kısım çekim kalitesi ve yönetmenlik başarısı. Daha doğrusu farklılığı diyelim. İlk bölümlerde dizinin iyi mi yoksa kötü mü olduğuna anlam veremiyorsunuz. İnsanın içinde “bunlar ya gerçekten çok acemiler ve bu diziyi tamamen karambole böyle çekmişler, ya da o kadar profesyoneller ki diziyi bu kadar tuhaf yapıp merak uyandırmayı başarmışlar” şeklinde bir duygu oluşuyor. Sezonu bitirip genel resme düzgün bir şekilde bakma şansı bulunca olay daha kolay anlaşılıyor. Evet, bu dizi gerçekten çok profesyonelce yapılmış. İşe balta vuran birkaç etmen olmasa, dizi gerçekten dört dörtlük olacakmış.

Kansas’ın gerçek ortamından birden fantastik bir dünyaya geçiş yapmak insanı ilk başta afallatıyor. Özenildiği apaçık ortada olan şahane görselliğin yanısıra; video oynatıcı, drone gibi teknolojik cihazların son derece garip ama bir o kadar da tatlı, devşirme modelleriyle mest oluyorsunuz. Efektler gerçekten çok güzel ve hiçbir masraftan kaçınılmadığı belli oluyor. Cadılar, büyücüler, yarı mekanik insanlar, taştan devler, bir nevi cehennem uyarlaması hapishanesi… Burada herşey fantastik ve hiçbir şeyin sınır yok.

Dizideki sınırlı eleştirilerimden ilki, başrolün oyunculuğu. Olmamış, olmamış, olmamış. Hiç olmamış. Böyle bir prodüksiyona hiç yakışmamış. Başrol Dorothy Gale’i canlandıran Adria Arjona kusura bakmasın ama “neden bu kadını seçmişler?” diye çok düşündüm. Mantıklı bir cevaba ulaşamadım. Belki çok kötü bir oyuncu değil fakat hem bu prodüksiyona sahip bir dizide hem de diğer oyuncuların yanında sırıtıyor. Yan bir karakter olsa belki bu kadar dert etmezdim. Ama diğer oyuncular o kadar iyiki, ortalama oyunculuğu vasatın altı bir izlenim veriyor. Karaktere girmek için uğraştığı belli oluyor fakat ne mimikleri, ne konuşma tarzı, ne fiziksel görünüşü, ne de espri diyaloglarındaki abartı oyunculuğu izleyiciye duygu akmasına izin vermiyor. Birkaç bölüm içinde biraz toparlansa da özellikle ilk bölümlerdeki oyunculuğu insanın aklına bir kez yerleşiyor ve dizinin sonuna kadar göze batıyor.

Bunun yanında diğer oyuncuların çoğu çok iyi. Hatta çok iyinin de ötesinde mükemmel diyebilirim. Şahsen en çok, başrollerden “Batı’nın Cadısı” karakterini oynayan Ana Ularu beni benden aldı. Uzun zamandır bir karaktere bu kadar iyi oturan bir oyuncu görmemiştim. İzlemeye doyamadım. The Wizard karakterini canlandıran Vincent D’Onofrio, Lady Ev karakterini canlandıran Stefanie Martini, Jane karakterini canlandıran Gina McKee de oyunculuk konusunda başrole ders verecek kadar iyi olmalarının yanı sıra dizinin çıtasını bir tık yukarı taşıyorlar. Dizinin diğer başrollerinden olan ve Dorothy ile aşk kapanına atılan Lucas karakteri de vasat düzeyde. Lucas’ı canlandıran Oliver Jackson-Cohen de Adria Arjona’nın kaderini paylaşarak vasat bir oyunculuk sergiliyor. Oyunculuk seçimlerinde bir işler mi döndü artık orasını bilemiyorum ama, bu iki oyuncuyu bu dizinin başrolünde görmek, Game of Thrones’un başrollerinden birinde Keanu Reeves’i görmek gibi. (Bknz. The Matrix – Neo).

Oyunculuklardan yeterince şikayet ettiğime göre, biraz da senaryoya değinelim. Dizinin yapımcıları sezonun 10 bölüm sürmesine karar verdiklerinde neredeyse on ikiden vurmuşlar diyebilirim. 16 bölüm, veya bir felakete yol açma potansiyeline sahip 23 bölümlük bir sezon kararı vermemeleri çok iyi olmuş. Dizide herşey tamam kararında. Yalnızca, 10 bölüm yerine 12 bölüm olsaydı da, veya her bölüme 5 dakika eklenseydi de bazı karakterlerin geçmişiyle ilgili daha çok bilgi sahip olabilseydik diye düşündüğüm anlar oldu. Bir üst paragrafta bolca övdüğüm Batı’nın Cadısı’nın geçmişine dair birkaç şey daha öğrenmek isterdim. Aynı şekilde Lady Ev’in de.

İlk bir iki bölümde bazı yerlerde kopukluklar mevcut. Bazı yerlerde de mantık hataları göze çarpıyor. Birkaç bölüm sonra bunların hepsi toparlanıyor ve ortaya sürükleyici bir hikaye çıkıyor. Her ne kadar dizinin her bölümüne aksiyon serpiştirilmeye çalışılmış olsa da aslında hiç gerek yokmuş. Zaten dizi öyle bir bütünleştirilmişki, normal bir dizide basit diyebileceğimiz bir aşk ilişkisinin bile nereye gideceğini öğrenmek için sabırsızlanıyorsunuz. Fantastikliğiyle zaten izleyiciyi yeterince etkilemeyi başarabilmişken aksiyon olmasına gerek bile yoktu diyebilirim.

Yukarıda bir yerlerde görselliğin ne kadar iyi olduğundan ve atmosferin tuhaflığından bahsetmiştim. Atmosferi bu kadar tuhaf yapan şey, dizide gördüğünüz şeylerin birbirinden siyah ve beyaz kadar farklı olması. Ateşli silah bile olmayan yerde drone, yarı mekanik insan görmek gibi. Ama bundan daha ilginci, fantastik kavramının yeniden işlenmesi. Fantastik denince çoğu insanın -özellikle fantastik yapımlardan hoşlanmayanların- aklına aşırı kan veya şiddet olmayan, en fazla bir iki korkutucu canavar içeren yapımlar gelir. Bu yapım ise çalkantılı ilerleyişiyle izleyicinin kafasını çok güzel allak bullak ediyor. Daha ilk bölümde bir kafadan vurma sahnesi dizinin ciddi yapısını ortaya koyuyor. Ardından son derece naif ilerleyen senaryo, canlı canlı derisi yüzülen adamın derisini alıp tekrar vücuduna geçirmesiyle insanı şok ediyor. Bunlara benzer olaylar normal bir dizide +18 olarak nitelendirilebilir. Ama burada öyle naif bir şekilde senaryoya yediriliyorki ne düşüneceğinizi şaşırıyorsunuz. Bu size olumsuz gibi gelmesin. Dizinin en iyi kısımlarından biri bu. Diğer yapımlardan farklılaşmayı sağladığı gibi ani bir şekilde ve fütursuzca izleyicinin gözüne sokulması sandalyede doğrulmanıza sebep oluyor.

Yazının sonuna yaklaşırken değinmek istediğim birkaç nokta daha var. Müzikler ve sesler. Benim bir yapımda müzikle ilgili değerlendirme yöntemim şudur: Eğer müzikler gerçekten iyiyse mutlaka dikkatimi çeker. Dikkatimi çektiği andan itibaren sürekli olarak müziğe de odaklanırım. Eğer müzikler kötü veya irrite ediciyse, yine dikkatimi çeker ve o müzikler sonuna kadar beni rahatsız etmeye devam eder. Bu 10 bölümlük dizide müziğin dikkatimi çektiği bir an bile olmadı. Dolayısıyla ses konusunda dikkate değer bir şey olmadığını söyleyebilirim.

Birkaç paragraf önce bahsettiğim aksiyon kısmı, sanki sona saklanmış gibi sezon finalinde ortaya çıktı. İlk bölümden itibaren ortalama bir düzeyde devam eden ve yavaşça yükselen tempo final bölümünde “soluksuz izleme” düzeyine çekilmiş. Dizilerdeki özel olaylar her zaman sezon finaline saklanır. Ama burada herşey sezon finaline saklanmış gibi hiç beklemediğim, dizinin normal akışına ters olaylar oldu. Çoğu yapımın tam finaline taş çıkarttı diyebilirim. Her dizinin normal bölümleriyle sezon finallerini karşılaştıracak olursak, Emerald City’nin sezon finali epikti diyebilirim.

Yazının başından bari olabildiğince detaylı bir şekilde düşüncelerimi aktarmaya çalıştım. Umarım buna değmiştir çünkü dizinin devam edip etmeyeceği belli değil. Henüz NBC kanalından ses seda yok. Fakat bu dizinin iptali anlamına gelmiyor elbette. Sezon finali daha 1 hafta önceydi ve kanalların dönemsel yayın takvimlerine göre uzunca bir süre daha diziden haber almayabiliriz. Sezonun “devamı ikinci sezona” şeklinde bitmesi ve yapımda Amazon’un da parmağı olması yeni sezona dair umutlarımı artırıyor.

Yorumları Göster

Cevap Bırak

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

En popüler yazılar

En üste